14 Nisan 2026’da Siverek’te bir meslek lisesinde meydana gelen saldırıda, okuldan uzaklaştırılmış 19 yaşındaki bir eski öğrenci, eline geçirdiği pompalı tüfekle okulu basmış; aralarında öğrencilerin ve öğretmenlerin de bulunduğu en az 16 kişiyi yaraladıktan sonra intihar etti. Henüz bu olayın şoku atlatılamamışken, 24 saat geçmeden Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda bu kez bir öğrencinin, babasına ait silahlarla okula girerek dört canı hayattan kopardığı ve çok sayıda kişiyi yaraladığı ikinci bir facia yaşandı.
Bu iki olay zincirleme bir ihmalin, sistematik bir güvenlik boşluğunun ve en acısı da öngörülebilir bir felaketin tezahürüdür.
Bu saldırılar gerçekten “önlenemez” miydi?
Hukukta “öngörülebilirlik” diye bir kavram vardır. Eğer bir risk öngörülebilir ise, o riskin gerçekleşmemesi için gerekli tedbirlerin alınması bir yükümlülüktür. Aksi halde ortaya çıkan sonuç yalnızca failin değil, ihmali bulunan tüm kamu görevlilerinin ve sistemin sorumluluğunu doğurur.
Şanlıurfa’daki saldırganın okuldan uzaklaştırılmış olması, risk profilinin zaten oluştuğunu göstermektedir. Kahramanmaraş’taki olayda ise bir çocuğun, birden fazla ateşli silahı çantasında taşıyarak okula girebilmiş olması, güvenlik denetiminin fiilen yok sayıldığını ortaya koymaktadır.
Bu noktada şu soruları sormak artık bir tercih değil, zorunluluktur:
-Okullarda giriş-çıkış denetimleri neden yetersizdir?
-Silahların çocukların erişimine açık olması nasıl mümkün olabildi?
-Bir ortaokul öğrencisi bir çanta dolusu silaha hangi mekanizmaların zaafiyeti sonucu erişebildi?
-Riskli öğrenciler için psikolojik ve idari izleme mekanizmaları neden işlemiyor?
Ceza hukuku yalnızca “faili cezalandırma” sanatı değildir; aynı zamanda sorumluluğu genişletme disiplinidir. Dolayısıyla bu olaylarda yalnızca tetiği çeken kişiler değil; silahı güvenli şekilde muhafaza etmeyen ebeveynler, okul güvenliğini yeterince sağlamayan idareler ve riskli bireyleri sistematik olarak izlemeyen kamu mekanizmaları da hukuken tartışılmak zorundadır. Zira hukuk, yalnızca gerçekleşmiş suçlara değil, gerçekleşmesine göz yumulmuş ihmallere de bakar.
Bu iki saldırı, özellikle ABD gibi Batı ülkelerde çok sık görüp duyduğumuz ancak Türkiye’de uzun süredir “istisna” olarak görülen okul içi şiddetin artık süreklilik riski taşıdığını göstermektedir. Nitekim benzer saldırıların geçmişte de yaşandığı ve günümüzde giderek artan bir eğilim gösterdiğini görmekteyiz.
Bir toplumda okullar, en güvenli alanlar olmak zorundadır. Eğer bir çocukta ve bir öğretmende ders zilinin çalmasıyla birlikte ölüm korkusu yaşamaya başlıyorsa orada yalnızca bireysel suç değil, toplumsal bir çöküşten söz edilir.
“Bu yalnızca cinayet değildir; bu, ihmalin kurşuna dönüşmüş halidir.”
Ve eğer bu dosya yalnızca saldırganların ölümüyle kapanırsa, bilinmelidir ki gerçek sorumlular hiçbir zaman yargılanmamış olacaktır. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; önlenmemiş her suçun arkasında da aranmalıdır.